Çin’in dönüşü ve dönüşümü

Çin’in dönüşü ve dönüşümü

Son yıllarda yakaladığı ekonomik büyüme ile tüm dünyanın dikkatlerini üzerine çeken Çin, her ne kadar geçtiğimiz yüzyılda gölgede kalmış olsa da, aslında tarihin hemen her döneminde önemli bir merkez oldu. Peki, Çin çalkantılı yılların ardından nasıl bir strateji izledi ve bugün süper güç Amerika Birleşik Devletleri'nin karşısına tek rakip olarak çıktı.

Uygur Bölgesi’nde yaşanan demografik değişim
Koronavirüs 5G’yi başlatan Çin’e yaradı
Corona virüs ile ilgili tehlikeli senaryolar

18. yüzyılın sonlarına kadar dünyanın diğer birçok bölgesine göre oldukça gelişmiş bir ülke olan Çin, Avrupa’da gerçekleşen sanayi devrimi sonrasında, kendisi gibi köklü bir geçmişe sahip ve geniş bir coğrafyaya hâkim olan Osmanlı gibi bir süreç yaşadı. Bu dönemde aynı Osmanlı Devleti gibi Avrupalı devletlerin yakaladığı teknolojik ve sınaî gelişim ve deniz aşırı ticaret karşısında duramamış ve değişime ayak uyduramayarak hızlı bir çöküş süreci yaşadı. Asya’nın hiç batmayan güneşi olan Çin, 1839–1860 tarihleri arasındaki Afyon savaşları, ardından 1894–1895 Japon savaşı  ile birlikte bazı önemli topraklarını kaybetmiş, sömürgeci ve emperyalist devletlerin hedefi durumuna gelmişti. Bu tarihten sonra dünya güç dengesinde İngiltere, Almanya, Japonya, Rusya ve daha sonra ABD gibi güçler ön plana çıkarken Asya’nın yüzyıllardır doğal merkezi olan Çin geri planda kaldı.

ÇİN TARZI SOSYALİST PİYASA EKONOMİSİ

Çin’de 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki süreçte yönetimi ele alan Komünist Parti 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurdu ve sonra tüm sistemi kendi ideolojisine göre şekillendirdi. Ülkede 1949 sonrasında iki farklı ekonomik kalkınma politikası uygulandı. Mao döneminde (1949–1976) uygulanan yüksek düzeyde merkeziyetçiliğe dayanan “Planlı Ekonomi” ve Deng Xioaping döneminde uygulanmaya başlanan dışa açılma ve reform politikası sonucu geliştirilen “Çin Tarzı Sosyalist Piyasa Ekonomisi.” Bu dönemde Maoizm’e karşı oluşan hayal kırıklığından faydalanan  Deng, Mao’nun önceliklerini baş aşağı çevirdi. Mao’nun öncelikleri  olan ‘Silaha siyaset komuta eder ve Güç namlunun ucundadır’  yerine gücün ve refahın ekonomik kalkınmaya öncelik vererek geleceğini Çin’in komşularının tecrübelerinden çıkardığı derslerden öğrendi.  Deng,  ülkesini  dört  modernleşme (tarımda, sanayide, bilim ve teknolojide ve savunmada) adı altında, savunmaya en alt düzeyde öncelik vererek belirledi. Bundan sonra Deng’in veciz ifadesiyle belirttiği gibi “Kedi fare yakalayabildikten sonra rengi siyah olmuş, beyaz olmuş fark etmez.” Çin, ideoloji ve köken farkı olmaksızın işe yarar ne olursa olsun ithal etmeye başladı. Öncelikle Güney Kore örnek alındı  ve askeri harcamalar GSYH’nin %16’sından %3’üne indirildi.  Dış ticaret ve yatırımlar ülkeyi Japonya’dan daha ileri düzeyde açtı. Merkez Bankası’nı, ABD Merkez Bankası’nın modeline göre yeniden düzenledi. New York, Londra ve Hong Kong’dan menkul kıymetler piyasaları düzenlemelerini örnek aldı. Tayvan’dan yabancı portföy yatırım düzenlemelerini aldı. Singapur’dan döviz rezervlerini yönetecek kurumlarını kopyaladı ve Fransa’nın askeri satın alma sistemini kendisine uyarladı. Bundan sonraki süreçte ülke zamanla neredeyse ABD destekli tüm kurumlara üye oldu: IMF, Dünya Bankası, Asya Kalkınma Bankası.

YABANCI YATIRIMLARIN ETKİSİ

Ülkenin ekonomik gelişmesinde dikkati çeken en önemli unsurlardan birisi direkt yabancı sermaye yatırımlarıdır. Çin, 1978’lerden sonra girdiği hızlı büyüme süreciyle birlikte dünyada direkt yabancı sermaye girişinin en fazla olduğu gelişmekte olan bir ülke konumuna geldi. Bu durumun ülkenin büyüme sürecini ve teknolojik gelişmesini hızlandırıcı etkiye yol açtığı düşünülmekte. Nitekim 1979–1998 yılları arasında ülkeye 320 bin yabancı firma kayıt yaptırmıştır. Bugün Çin dış yatırımlar ve ihracat açısından dışa bağımlı bir ülke olmasına karşın, dünyada bütçe fazlası veren nadir ülkelerden biri. Çin, artık sadece ucuz mal ve tarım ürünleri değil, ileri teknoloji de ithal etmeye başladı. Uluslararası Para Fonu’na ve Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Çin’de halen 450.000’in üzerinde yabancı şirket faaliyet göstermekte.  Goldman Sachs’ın bir çalışmasında, çok ciddi bir siyasi-ekonomik bunalım veya doğal felaket çıkmaması ve büyümenin sürdürülebilir kılınması durumunda, Çin’in 2050’de 44 trilyon dolar GSMH büyüklüğüne ulaşacağı öngörüldü. Çin’in ekonomik olarak kaydettiği büyüme, hiç kuşkusuz dünyayı ürkütmekte. Ancak dünyada hemen her ülke, buna rağmen Çin’le iş birliğini geliştirme yarışında. Yukarıda da ifade edildiği gibi Çin’in ekonomik olarak büyümesinde en önemli faktörlerden bir tanesi yabancı yatırımlardır. Yani Çin’in büyümesinde, Çin’in büyümesinden en çok korkan ülkelerin önemli bir payı bulunmakta.

ETKİ ALANINI GENİŞLETİYOR

Çin, özellikle 1990’ların sonundan itibaren, ekonomik gelişimine paralel olarak, etki alanını da genişletiyor. Bunu yaparken de izlediği yol, son derece akıllıca. Çin, büyürken savunma harcamalarını minimal düzeyde tutmakta. Bu şekilde yaparak bir yandan tüm enerjisini ekonomiye verip tam gaz büyürken, bir yandan da kimsenin tepkisini çekmemekte, fincancı katırlarını ürkütmemekte. Çin bu stratejinin bir benzerini de dış ülkelerle kurduğu ticari bağlar yoluyla izlemekte. Asya – Pasifik bölgesi ile ekonomik ilişkilerini en yüksek düzeye çıkaran Çin, Üçüncü Dünya ülkelerine de yakın ilgi göstermekte. Burada özellikle Batı’nın (ABD ve Avrupa’nın) dışladığı, ekonomik veya siyasi olarak muhatap almaya dahi tenezzül etmediği Üçüncü Dünya (Güney) ülkeleri ile Çin’in, özellikle son dönemde yakın ilişkiler kurduğu gözden kaçmamakta. Batı’nın yüzyıllarca sömürdükten sonra, günümüzde muhatap dahi almamasına rağmen, Çin’in bu ülkelere yaklaşımı bir şeyler alırken karşılığında bir şeyler de vermeye, yani karşılıklılık esasına göredir.

KAZAN KAZAN ESASLI TİCARET

Ayrıca Çin, Afrika ile yalnızca kendi ekonomik ilişkilerini artırmayıp, aynı zamanda öncüsü konumunda olduğu BRICS ülkelerinin de aynı şekilde Afrika kıtası ile ilişkilerinin ilerlemesine çaba göstermekte. Son olarak şunu da ifade etmek gerekir ki, Çin’in Afrika ülkeleri ile ilişkilerinde, bu ülkeler arasında herhangi bir ayrım gözetmeksizin bir yaklaşım sergilediği görülmekte. Çin, Deng Xioaping’in “Kedi fare yakalayabildikten sonra rengi siyah olmuş, beyaz olmuş fark etmez” sözündeki gibi bir yaklaşım benimsemiş Afrika ülkelerine karşı. Mesela; petrol konusunda Sudan ve Zimbabve gibi otoriter devletlerle bağlar kurduğu gibi Zambiya gibi daha demokratik devletlerle de ilişkiler kurmakta. Çin, Güney Amerika bölgesine iki saikle yaklaşmakta. Öncelikle Çin, “adil bir uluslararası düzen kurulması mücadelesinde” bölgenin yanında olmayı öngörmekte. Bir diğer neden de bölgedeki zengin doğal kaynaklara ulaşma isteği. Güney Amerika’daki 33 ülkenin hemen hepsiyle ilişkileri iletmek için yoğun çaba sarf eden Çin, bölgedeki Surinam gibi yoksul ülkelere karşılıksız yardımlarda bulunurken, Brezilya, Venezüella, Küba gibi ülkelerle ticaret hacmini genişletmek gayretinde. Çin lideri Xi Jinping, bölgeyle ilişkilerin güçlendirileceğini ve Çin’in önümüzdeki 10 yıl içerisinde Latin Amerika ve Karayip ülkelerine 250 milyar dolarlık yatırım yapmaya hazırlandığını ifade etti. Çin liderinin ortaya koyduğu hedefe göre iki taraf arasındaki ticaret hacmi 10 yıllık süreçte 500 milyar dolara ulaşacak.

SONUÇ 

21. yüzyılın henüz başında, yaklaşık iyi yüzyıldır uykuda olan Çin, gözlerini açmış vaziyette. 1980’lerden sonra yakaladığı hızlı büyüme trendi neticesinde Çin, bugün ABD ile birlikte dünyanın en büyük iki ekonomisinden birisine sahiptir. Bu zamana kadar büyümesini yalnızca ekonomik olarak sürdüren Çin, dikkat edilirse 2000’li yıllarla beraber etki alanını kendi coğrafyasının dışına  taşırmaya çalışmaya başladı. Bunu yaparken de, kendisi gibi sistem tarafından dışlanmış olan Üçüncü Dünya ülkelerini seçmesi, bir tesadüf değil. Zira onlarda olana Çin’in, Çin’de olana da onların ihtiyacı bulunmakta. Ayrıca Batı tarafından yüzyıllarca sömürülen ve ardından da hor görülüp dışlanan bu ülkeler, kendilerine Batı’dan daha insancıl bir şekilde yaklaşan Çin ile kısa sürede önemli bağlar kurmuşlar. Dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisine sahip olan Çin, hızlı ve istikrarlı bir şekilde büyümesini sürdürdüğü takdirde önümüzdeki yıllarda ekonomisinin büyüklüğü muhtemelen ABD’yi geçecek. Çin, askeri anlamda büyümesini, sahip olduğu ekonomiye ve büyüme hızına oranla çok düşük tutmakta. Tüm konsantrasyonunu, ekonomik büyümeye vermiş durumda. Bu aşamada Çin’in söylemi, stratejik savunma. İçinde bulunduğumuz yıllarda Çin, ‘barışçı yükselme’stratejisi ile gücünü artırma sürecini yaşamakta. Hem de bunu çok hızlı bir ekonomik büyüme ile yapmakta. Bu yolla bir yandan büyürken, bir yandan da kendini geleceğe hazırlamakta. Muhtemelen “köprüyü geçene kadar” Çin’in hedefi, ABD’yi hegemon güç üstünlüğünün kendisinde olacağına ve uluslararası toplumun iyi bir üyesi olduğuna inandırmaktır. Çin geleneksel olarak kültürel ve tarihi tecrübesi ile eyleme geçmek için ABD gibi yıllar veya aylar içinde değil on yıllar içinde düşünme ve sabretme eğilimi içinde.

Bugünkü Çin’in kurucusu diyebileceğimiz Deng Xiaoping’in şu ifadesi, aslında Çin’in izlediği stratejiyi çok iyi ifade etmektedir: “Sakince izle, reaksiyon için hazırlıklı ol, sıkı dur, kabiliyetlerini sakla, zamanı iyi kullan, asla lider olmayı deneme ve başarmak için yeterli ol.”

YORUMLAR

WORDPRESS: 0
DISQUS: 0